Bilim & Teknoloji Yarat & Üret

Bilgiyi İstiflemeyin, İşleyin

Öğrenme Biçimi - kolektifkozmos
Credit: Wired

Hepimiz daha iyi öğrenmek isteriz. Öğrenmek bilgiyi saklamak, işlemek ve gerektiğinde kullanabilmek anlamına gelir. Daha fazla bilgi kendiniz ve iş yeriniz için yolunuza çıkan fırsatları değerlendirebileceğiniz daha güçlü içgüdüler demektir. Eğer kendinize bir öğrenme aralığı tanırsanız işinizde daha iyi hale geleceksiniz. Ancak kurum ve kuruluşlar öğrenmenin önüne geçmektedirler.

Öğrenmeyi nasıl öğreniyoruz? Ailemizden aldığımız talimatlarla birlikte okulda genellikle bir işe girene kadarki zamanı, yani okul yıllarını, nasıl geçirmemiz gerektiği konusunda bir fikir ediniyoruz. Sonrasında ise öğrenme, kitaplardan ziyade uygulamadan geldiği için kendimizi akışa bırakıyoruz.

Ki bu da tamamen yanlıştır. Niye? Çünkü öğrenme sürecimizi bozan bir hata yaptığımızdan, yani sosyal değerlerimizi en üstte tuttuğumuzdan.

Öğrenme başarımız ve kişisel gelişimimiz için gereklidir. Ancak o zaman da “yapıyor olmamız gerekenlerin” yarattığı suçluluk yüzünden öğrenmeye ayırdığımız vakti maksimuma çıkaramıyoruz.

Modern dünya bizi zamanımızı “iş”, “eğlence” ve “uyku” gibi daha küçük birimlere ayırmaya zorluyor. Biri ofiste yapılırken diğer ikisi yapılamıyor. Bu birimler arasında rahatça hareket etmemize ya da bunları 24 saatlik günümüz içinde istediğimiz şekil ve sırada kullanmamıza müsaade yok. Lyndon Johnson bir öğle sonrası ofisinde kestirmiş, ama zaten Başkan olduğundan ve patronunun ne düşüneceğinden endişelenmediğinden bu kadar rahat. Çoğumuzun ise böyle bir seçeneği yok. Hatta şu an açık ofis zımbırtısı yüzünden küçücük odalarımızda sessizce 10 dakika bile dinlenemiyoruz.

Çalışmayı yapmayla bir tutmaya eğitildik. Bu yüzden “yapmak” şimdi para ediyor. Evet, bunun için bize para ödüyorlar ve görünüşe bakılırsa olay yalnızca bundan ibaret.

Bunların öğrenmeyle ne alakası var?

Yaşlandıkça öğrenmeye aynı bu tutumla yaklaşmaya devam ediyoruz, hatta sonuçlar giderek kötüleşiyor.

Eğer işimiz için öğreniyorsak beynimizde öğrenme = iş şeklinde kodlanır. Bunu gün içinde, ofiste yapmamız gerektiğini ve eğer öğrenmiyorsak çalışmadığımızı düşünürüz. Yürümenin öğrenme değil “ara vermek” olduğunu düşünür, okumanın direkt öğrenme olduğuna inanırız. Ancak okuduklarımız üzerine tartışmak genelde işle alakalı görülmez ve bu sebeple yine “ara vermek” sınıfına girer.

Çoğu kimse için çalışmak masada sekiz saat boyunca oturmak demektir. Fiziksel olarak ofiste bulunmaktan bahsediyoruz, zihnen de orada bulunmak ise tabi kişiye bağlı. Çalışmak e-postalar göndermek, toplantıdan toplantıya koşmak ve günü yarım yamalak tamamlayıp genelde hiçbir işi bitirmemektir. Daha önceki bir yazımızda bunun odakla ilgisinden bahsetmiştik. Peki ya işin öğrenme tarafı ne olacak?

Öğrenmeye yaklaşımımızı değiştirip ilk bakışta göze aktif gelmemenin verdiği suçluluk duygusundan kurtularak çizgilerin dışına çıkabilir miyiz?

Düşünmek ve konuşmak öğrenme anlamında faydalı ögelerdir. “Eğlence” zamanında öğrendiklerimiz “iş” zamanına katkıda bulunabilir ve gün içerisinde bu ikisi arasında gelip gitmenin hiçbir sakıncası yoktur.

Beynimiz bir konuyu kalıcı olarak öğrenirken farklı bilgi işlem metotları kullanır. Barbara Oakley A Mind for Numbers: Hot to Excel at Math and Science (even if you flunked algebra)’da beynimizin “odaklanmış” ve “dağılmış” olmak üzere iki düşünme modu olduğundan bahseder. Öğrenme sürecinde bunların ikisine de ihtiyacımız vardır.

Genel düşünce sistemine göre odaklı mod öğrenmekle ilişkilendirilir. Okuma, derinlere dalma, bilgiyi emme… Kısacası dikkatini dağıtan şeylerden uzaklaşıp öğrenmene bak mantığı.
Oakley: “Odaklanma modu rasyonel, ardışık, analitik yaklaşımlarla sorunu çözmede direkt adımları içerir… Dikkatinizi bir şeye verin ve bam, odak modu adeta flaş ışığının güçlü ve kör edici bir şekilde bir yere çevrilmesi gibi devrededir.”

Ancak öğrendiklerimizi işleyip var olan bilgi dağarcığımıza eklemek için odak modu yeterli gelmez. Yeni bağlantılar kurmak için zamana ihtiyacımız vardır ve burada dağılma modu devreye girer.

“Zihninizi rahat bırakıp dinlendirirken dağılma moduna geçersiniz. Bu rahatlama beynin çeşitli kısımlarının kendine gelerek birtakım bilgilere ulaşmasını sağlayabilir. … Dağılma modundayken farkına varılan düşünce ve bilgiler genelde odak modundaki ilk düşünme eyleminin sonucu, bir uzantısıdır.”

Öğrenme için sadece odak modunu kullanmak zihninizi fazlasıyla yorar. Fikirlerin birleştirilmesi, bilginin hafızaya işlenmesi ve bir sonraki odaklı düşünme için yer açılması işlemlerini bir çimento görevi gören dağılma modu yürütür. Dağılma moduna bilgi birikimi edinmek için ihtiyacımız vardır.

Peki o zaman neden iş yerinde dağılma modunda düşündüğümüzde suçluluk duyuyoruz?

Oakley’nin “dağılma modu aktivatörleri” şunlardır: spor salonuna gitmek, bir spor dalıyla ilgilenmek, arabayla çıkıp bir turlamak, resim çizmek, duş almak, (özellikle sözsüz) müzik dinlemek, meditasyon yapmak, uyumak. Mm, bunlar “eğlence” zamanında yapılan aktiviteler değil miydi? Ayrıca uyumak mı? O başlı başına bir kategoriydi (uyku, eğlence ve iş kategorilerini hatırlayın).

Pek çok kurum bu tarz aktivitelerin mesai süresine adapte edilmesine karşıdır. Yemek aranızda gidin spor salonuna, evinizde uyuyun, mola verince meditasyon yapın; yani bütün bunları biz size çalışmanız için para öderken yapmayın kafasındadırlar.

Para kazanmanın yapılacaklar listesindekilerin tamamlanması ile iliştirilmesi düşünce biçimi artık içimize işlemiştir. Eğer bir şeyin direkt bir katkısı yoksa değeri de yoktur. Eğer bir değeri yoksa onu mesai saatimin dışında yapmam ya da hiç yapmamam gerekir diye düşünürüz. Bu, iş kültürünün bizlere öğrettiği bir davranıştır ve başımızdakiler, bizi hemen sonuç doğurmayabilecek ancak doğurma potansiyeli bulunan işler yaparken görmekten ve bize bu konuda güvenmektense bizim daha azını yaptığımızı görmeyi tercih ederler. İnsan bir şeye inanıp güvenebilmek için önce gözleriyle görmeye ihtiyaç duyar. Yani işteyken bu “eğlence” aktivitelerinden birini yaptığımızda öğrenme sürecine katkıları ilk bakışta görülemediğinden ve işimizi yapmadığımızı düşündüğümüzden suçlu hissederiz.

VP ya da HR’nin CEO’su değilseniz eğer “çalışanlarımız her gün işin dışında onlara katkıda bulunacak bir şey yapacak ve bunun için hiçvir şekilde sorgulanmayacaklar” gibi bir yönetmelik değişikliği getiremezsiniz. Peki o zaman işteyken nasıl daha iyi öğrenebilirsiniz? Modern kültürün öğretileriyle aynı doğrultuda olmayan ancak etkili olduğu kanıtlanmış metotlarla öğrenirken hissettiğiniz suçluluktan kurtulmanın bir yolunu bulun.

Suçluluktan nasıl kurtulursunuz? Şöyle bir dolaşmak için her ayağa kalkışınızda, e-postalarınızı kapatıp kulaklık taktığınızda ya da bir fikri bir fincan kahve eşliğinde iş arkadaşlarınızla tartıştığınızda bu suçluluğu hissetmemeyi nasıl başarabilirsiniz? Çünkü bazen doğru şeyi yaptığınızı bilseniz de aynı şekilde hissetmeyebilirsiniz ve işte tam burada suçluluk meydana gelir.

Suçluluk sinsidir. Bizler hem suçlu hisseder hem de suçlu hissettiğimiz için daha çok suçlu hissederiz Mesela ben büyük annemi ziyarete gitmediğim için suçlu hissediyor, sonra da sadece bu duygu yüzünden gittiğim için daha çok suçlu hissediyorum! Sanki daha iyi biri olsam bunu büyük annemi sevdiğim için yaparmışım gibi geliyor ve bu da berbat hissetmeme neden oluyor.

Bu döngüden kurtulmak oldukça zordur. Yeni olan herhangi başka bir şey gibi bir süre bu da doğal hissettirmeyecek. Ancak başarmak mümkündür.

Nasıl? Kendinize karşı nazik olun.

Bu kulağınıza vıcık vıcık gelebilir ancak gerçekten düşünceli bir bilişsel-davranışsal yaklaşımın yansımasıdır. Dennis Tirch endişe, panik ve korku anlarında kendinize şefkatli davranmanızın pozitif birtakım etkileri üzerinde pek çok araştırma yapmıştır. Suçluluk doğru olanı yapmadığınızı hissetmenizden, korku iyi biri olmadığınızı düşünmenizden ve panik de bunlarla ilgili ne yapacağınızı bilememekten kaynaklanmıyor mu?

Kitabı The Compassionate-Mind Guide to Overcoming Anxiety’de Tirch şöyle der:

“Şefkat ve anlayış odaklı model, tehditlere gösterdiğimiz tepkilerin anne-çocuk arasındaki bağlardan ve diğer karşılıklı destek temelli ilişkilerden daha başka bir şeye evrildiğini gösteren araştırmalara dayandırılmıştır. Beynimizde başkalarına gösterilen nezakete duyarlı bölgeler bulunmaktadır ve bu nezaket deneyimi, tehlikeler ve anksiyeteye tepkilerimiz üzerinde önemli bir etkiye sahiptir.”

Dalai Lama şefkati “başkalarının acılarına duyarlılık ve bu konuda bir şeyler yapma tutkusu” olarak tanımlar. Tirch de başkalarına gösterdiğimiz anlayışın bizim üzerimizde bıraktığı etkilere değinir.

Suçluluk gibi bizi öğrenme ve başarmadan alıkoyan duyguları yönetebilmek için kendimize dünyada en çok sevdiğimiz insana davranırmışız gibi davranmamız gerek. Tirch “Dikkatimizi nezaket, anlayış ve destek duygularını uyandıracak iç görülere yönlendirebiliriz,” der.

Yani bir dahaki sefere yeni altyapı çizimlerini incelerken güneşin parıldadığını gördüğünüzde kalkın, bir yürümeye çıkın, olduğunuz yerin farkına varın ve zihninize dağılma moduna geçerek sabahtan beri uğraştığınız şeyleri sindirme olanağı tanıyın. Sonra bunu başardığınız için de kendinize sarılın.
Yazan: Anonim
Çeviren: Nejla Nur Güney
Yazının Orijinal Linki

 

Kolektif Kozmos’da yayımlanan, yazar veya çevirmenlerimize ait herhangi bir yazı, çeviri, makale veya haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz ve yayınlanamaz. Sitemizde yer alan içeriklerin izinsiz kullanımı halinde muhataplar hakkında hukuki yollara başvurma hakkımız saklıdır.
Çevirmen Künyesi

NEJLA NUR GÜNEY
Boğaziçi Çeviribilim üçüncü sınıf öğrencisiyim. Üç yıldır İstanbul’da yaşıyorum. Kahveye derin bir ilgi duyduğum için iki sene baristalık yapıp çeşitli demleme metotları öğrendim. İki buçuk senedir Japonca öğreniyorum ve mezun olmadan önce Japonya’ya değişim öğrencisi olarak gitmek istiyorum. Bir yandan freelance çevirmenlik ve (çevrimiçi) eğitimsel içerik yazarlığı yapıyorum. Erkek arkadaşımla birlikte İsveççe öğreniyor, İsveç’e yerleşme planları yapıyoruz. Hobilerim: diller, öğrenmek, kitaplar, yemek yapmak. Köpekleri, kirpileri ve kar tilkilerini çok seviyorum.

Bizi Takip Edin

Haber Bültenimize Abone Olun

error: İçeriğin İzinsiz Kopyalanması Yasaktır.