Spiritüel

Sevgi Nedir?

İlişki - Kolketif Kozmos
Credit: theimmeasurable.org

Sevgi üzerine yazılan bu yazı, ünlü Hint düşünür J. Krishnamurti’nin Bilinenden Kurtulmak isimli kitabından alınmıştır. Krishnamurti’nin öğretileri, konuşmaları ve kitapları herhangi bir dinle bağlantılı değildir.

Sevgi Üzerine

İlişkide güven aramak, hüznü ve korkuyu doğurur. Güven arayışında olmak, güvensizlikten başka hiçbir şey getirmez. Herhangi bir ilişkinizde, gerçekten güven hissettiğiniz oldu mu? Herkes sevilmeyi ve güvenilmeyi ister ancak her iki taraf da güven arayıp kendi yolundan giderse, yine de sevgiden bahsedilebilir mi? Sevilmiyoruz, çünkü sevmeyi bilmiyoruz.

Sevgi nedir? “Sevgi” kelimesi, o kadar içi boş bir kavram haline getirildi ki artık bu kelimeyi kullanmayı sevmiyorum. Gazeteler, dergiler, sokaktaki esnaf, kısaca herkes sevgiden bahsediyor. Ülkemi seviyorum, bu kitabı seviyorum, şu tepeyi seviyorum, eşimi seviyorum, Tanrı’yı seviyorum… Peki sevgi, bir fikir midir? Eğer bir öyleyse, geliştirilip büyütülebilir veya aşağılanıp hor görülebilir bir fikir midir? “Tanrı’yı seviyorum” ne demektir? “Tanrı’yı seviyorum” dediğinizde hayal gücünüzün,yani kendinizin bir yansımasını sevmiş olursunuz. Kutsal ve asil olarak gördüğünüz bu saygıda asıl sevdiğiniz şey, kendinizdir. Yani, “Tanrı’yı seviyorum” demeniz aslında pek bir şey ifade etmiyor. Tanrı’ya taptığınızda aslında kendinize tapmış olursunuz ve bunun adı sevgi değildir.

Sevgi dediğimiz bu insan özelliğini bir türlü çözemediğimizden, soyut düşünceler içinde kayboluyoruz. Sevgi, belki de insanlığın tüm zorluklarına, problemlerine ve acılarına çare olabilir belki de. Peki sevginin ne olduğunu nasıl bulacağız? Tanımlayarak mı? Sevginin tanımını dinler bir şekilde, toplum da başka bir şekilde yaparken, yanlış anlaşılmaların ve saptırmaların ortaya çıkması işten bile değil. Sevgiden kastımız, birine hayranlık duymak, onunla sevişmek, duygu alışverişi yapmak ve beraber olmak mıdır? Genelgeçer düşünceye göre sevgi böyle görülse de o kadar kişisel ve tensel bir hale geldi ki dinler, sevginin bundan çok daha öte bir şey olduğunu ileri sürdü. Dinler, bu sevgi türünde zevk, rekabet, kıskançlık, sahip olma ve kontrol etme isteğinden başka bir şey görmüyor. Tüm bunların karmaşıklığını bir kenara koyarsak, başka türlü bir sevginin mümkün olduğunu söylüyorlar. Kutsal, ellenmemiş, bozulmamış bir sevgi…

Dünya üzerinde yaşamış kutsal insanlardan bazıları, kadınlara bakmanın kötü bir şey olduğuna inanmışlardır. Bu insanlar, seks yaparsanız Tanrı’dan uzaklaşılacağını ileri sürdü. Böylece ne kadar arzulasalar da seksi bir kenara bırakıp Tanrı’ya yaklaşmaya çalıştılar. Fakat cinselliği reddederek dünyanın tüm güzelliğini de reddetmiş oldular. Kalplerini ve zihinlerini susatıp aç bıraktılar. Kadınları yasakladıklarında güzelliği de yasaklamış oldular.

Sevgi, kutsal ve dünyevi; insani ve tanrısal olarak ayrılabilir mi? Ya da gerçek olan tek bir sevgi türü mü vardır?  Eğer “seni seviyorum” dersem, diğerlerinin sevgisini dışlamış olur muyum? Sevgi, kişisel midir? Etik midir? Aile içinde de var olabilir mi? Tüm insalığ seviyorsanız bu, tek bir insanı sevmenizi, daha mı kolay kılar? Sevgi duygusal mıdır? Peki ya sevgi bir duygu mudur? İçinde zevk ve arzu da olması kabul edilebilir mi? Bu soruları sorabiliyorsak eğer sevgi üzerine düşünüyoruz demektir. Nasıl olması ve olmaması gerektiğine dair kültürümüzle şekillenen fikirler, beynimize kodlanmış gibidir.

Sevginin ne olduğunu bilmek istiyorsak ilk önce onu, yüzyılların oluşturduğu kabuktan kurtarmalıyız. Nasıl olması ya da olmaması gerektiğine dair tüm fikirleri ve ideolojileri rafa kaldırmalıyız. Bir şeyi, inandığınız gerekliliklere göre ayırmak, hayatla mücadele etmenin en yanıltıcı yoludur.

Şimdi sevgi dediğimiz bu kıvılcımın gerçekte ne olduğunu nasıl öğrenebilirim? Öncelikle, dinlerin, toplumların, ailemin, arkadaşlarımın, kitapların sevgiye dair dediği her şeyi reddetmekle başlayacağım çünkü sevginin bana göre ne olduğunu bulmam gerek. İşte tüm insanoğlunu kapsayan büyük bir sorun… Sevgiyi tanımlamanın binlerce yolu var ve modunuza göre bir tanımdan ötekine kaymak son derece olası. Öyleyse sevgiyi anlamak için ilk olarak yönelimlerimden ve ön yargılarımdan arınmaya çalışmak mantıklı mıdır? Kafam karışık ve arzularım içinde kayboluyorum. Kendimi, “İlk olarak kafandaki düğümleri çöz. Belki de o zaman sevginin ne ‘olmadığını’ anlayıp ne olduğu yolunda düşünmeye başlarsın.” diyerek rahatlatıyorum ve yolumu bulmaya çalışıyorum.

Devletin, “gidin ve ülkenizi seviyorsanız insanları öldürün” demesi sevgi midir sizce? Dinin, “Tanrı’yı seviyorsanız seksi bırakın” demesini sevgi olarak tanımlayabilir miyiz? Peki ya aşk? Aşk bir arzu mudur? Hayır diye cevap vermeyin. Çoğumuz için aşk, zevkli bir arzudur. Zevk de duygulardan, cinsel bağlanmadan ve tamamlanmadan geçer. Sekse karşı olmasam da içerdiği bazı şeylere karşıyım. Seksin size verdiği şey, kendinizi bir anlık da olsa terk etme duygusudur. Sonrasında ise tüm karmaşıklığıyla kendiniz olmaya devam edersiniz. Tüm bu problemlerden ve kendinizden kaçmak için de sürekli ama sürekli seksin yarattığı o sorunsuz, problemsiz hale dönmek istersiniz.

Eşinizi sevdiğinizi söylemiştiniz. Bu sevginin içinde cinsellik, para ve evde çocuklarınıza bakacak veya yemek pişirecek birinin olması vardır. Ona bağlısınızdır. Sonuçta size bedenini, duygularını, cesaretini ve güvenini verdi. Sonra da size arkasını dönüp gitti. Canı sıkıldı ve gitti. Belki de bir başkasına… Ardından da tüm duygusal dengeniz yerle bir oldu ve hiç hoşlanmadığınız bu sarsıntıya kıskançlık adını verdiniz. İçerisinde de acı, hüzün, nefret ve şiddet var. Yani aslında söylemek istediğiniz şey “Bana ait olduğun sürece seni seviyorum ama benle olmayı bıraktığın vakit senden nefret etmeye başlayacağım. Cinsel arzularımı ve diğer isteklerimi tatmin ettiğin sürece seni seviyorum ancak bana istediğim şeyi vermediğin anda senden o kadar da hoşlanmayacağım” değil mi? Yani aranızda sosyal gerginlik ve ayrılık var. Tabii ayrı hissettiğiniz anda, sevgi oradan koşarak uzaklaşır.

Ama, eşinizle tüm bu çelişkili durumları düşünmeden yaşamaya devam edebilirseniz belki de o zaman sevginin ne olduğunu anlayabilirsiniz. Sonrasında ise tamamen özgürsünüz, eşiniz de öyle. Eğer tüm zevkleriniz için eşinize bağlı olursanız, onun kölesi olmaktan bir farkınız kalmaz. O zaman biri sevdiği zaman, içerisinde özgürlük de olmalı; hem kendi hem de partnerin özgürlüğü…

İşin içinde sahiplik duygusu ve psikolojik olarak birbirinden beslenme varsa, hüzün, korku, kıskançlık, suçluluk da olmalıdır ve orada korku oldukça sevginin ya da sevginin varlığından söz edilemez. Hüzünle ve korkuyla yönetilen bir zihin, sevginin ne olduğunu asla bilemez. Sevginin, duygusallık, zevk ve arzuyla bağlantısı sandığımızdan daha azdır.

Sevgi, düşüncelerimizin, yani geçmişin bir ürünü değildir. Düşüncelerin sevgiyi doğurması pek mümkün değildir. Sevgi kıskançlıkla azalıp yok olmaz. Sevgi her zaman o anın içindedir, geçmişte değil. “Seni seveceğim” veya “seni sevdim” diyemezsiniz. Eğer sevgiyi biliyorsanız, başka birini dinlemezsiniz. Sevgi boyun eğmez. Sevdiğiniz zaman orada saygı veya özenme yoktur, sadece sevgi vardır.

Birini, nefret, kıskançlık, kızgınlık, karşılaştırma, ayıplama ve düşüncelerine müdahale etme, değiştirme olmadan sevmenin ne demek olduğunu bilmiyor musunuz? Sevgide karşılaştırma olur mu? Birisini kalbinizle, bedeninizle, zihninizle yani tüm varlığınızla sevdiğiniz zaman karşılaştırma yapılabilir mi? Bir sevgi uğruna kendinizden tamamen vazgeçmişseniz başka bir sevgiden söz edilemez.

Sevginin sorumluluğu ya da görevleri var mıdır? Eğer bir şeyi görev bilinciyle yapıyorsanız bunun içinde sevgi vardır diyebilir miyiz? Görevde sevgi yoktur. İnsanın kapıldığı görev duygusu onu yavaş yavaş yok eder. Bir şeyi zorunluluktan ya da görev bilincinden yerine getiriyorsanız, o şeyi sevmiyorsunuzdur. Sevginin içinde görevin ve sorumluluğun yeri yoktur.

Çoğu aile maalesef çocuklarından sorumlu oldukları fikrine kapılıyorlar ve bir süre sonra sorumluluk duyguları emir vermeye dönüşüyor. Onlara sürekli ne yapmaları ya da ne yapmamaları gerektiğinden bahsedip duruyorlar.

Ebeveynler, çocuklarının toplumda güvenli bir konuma sahip olmalarını isterler. Sorumluluk diye adlandırdıklar şey aslında uğruna her şeylerini verebilecekleri saygınlık unsurunun bir parçasıdır. Bana göre, bir yerde saygı varsa düzen yoktur. Tek işlevleri mükemmel bir burjuvazi oluşturmak olan çocukların bize ne gibi bir faydası? Çocukları topluma hazırlarken savaşın, karşıtlığın ve şiddetin devamlılığını sağlıyorlar aslında. Siz bunu şefkat ve sevgi olarak adlandırır mıydınız?

Çocuk büyütmek bir ağacı ya da bitkiyi yetiştirmek gibi olmalıdır. Onu sulamak, ihtiyaçlarını araştırmak, ona en uygun toprağı bulmak, nazikçe onunla ilgilenmek… Fakat, çocuğunuzu topluma uyum sağlamak üzere yetiştirirseniz, onları ölüme hazırlamaktan farkınız kalmaz. Eğer çocuklarınızı sevseydiniz, dünyada tek bir savaş bile çıkmazdı.

Sevdiğiniz birini kaybettiğinizde gözyaşı dökersiniz. Peki gözyaşlarınızı kendiniz için mi yoksa ölen için mi dökersiniz? Kendinize mi yoksa bir başkasına mı ağlıyorsunuz? Daha önce başka biri için ağladınız mı? Hiç savaş alanında öldürülen oğlunuz için ağladınız mı? Tabii ki de ağladınız ama o gözyaşları, kendinize acıdığınız için mi yoksa bir insan öldürüldüğü için miydi? Eğer kendinize acıdığınız için ağlıyorsanız bunun hiçbir anlamı yok. Kendinize ağladığınızda, sadece kendini düşünen o bencil varlıklardan farkınız kalmıyor. Eğer büyük bir sevgi yatırımı yaptığınız bir insandan mahrum bırakıldığınız için ağlıyorsanız, bu gerçek bir sevgi değildir. Ölen kardeşiniz için ağlıyorsanız ağlayın. Sırf dünyadan göçüp gittiği için kendinize ağlamak en kolayı. Ağlıyorsunuz çünkü kendinze o kadar acıyorsunuz ki kalbiniz acıyor. Kendinize acıdığınızdaysa içinize kapanıp, zor, boş ve aptal biri olarak hayatınıza devam ediyorsunuz.

Yalnızlığınıza, terk edilmişliğinize, zayıflığınıza yani kendinize ağladığınızda buna sevgi denebilir mi? Eğer bunu anlarsanız, sevgiye ellerinizle dokunabilirsiniz, tıpkı bir ağaca ya da duvara dokunur gibi. Sonra da fark edersiniz ki tüm üzüntü, düşüncelerden ortaya çıkmıştır. Hüzün, zamanın bir sonucudur. Üç yıl önce abim yanımdaydı, ama artık yok. Şimdi yalnız ve acılıyım. Yanımda olup beni teselli edebilecek kimse yok ve bu yüzden tüm yaşlar gözlerime hücum ediyor.

Dikkat ederseniz bunların hepsini içten içe yaşadığınızı görürsünüz. Sadece düşünün, bir çırpıda anlayacaksınız. “Benlik” dediğimiz küçük ve değersiz bu şeyin yapısını, gözyaşlarınız, aileniz, ulusunuz, inancınız, dininiz oluşturur. Tüm bu çirkinlik işte sizin içinizde. Bunu zihninizle değil de kalbinizin derinlikleriyle gördüğünüzde, işte o zaman hüznü bitirecek anahtar elinizde demektir.

Hüzün ve sevgi bir arada yürümese de Hristiyan dünyası, acı çekmeyi, çarmıha gerilmeyi kutsal görerek acıdan asla kaçamayacağımızı ima ediyor. Belirli bir yol seçip o kapıdan geçmezsek eğer acının bizim peşimizi asla bırakmayacağını söylüyor. İşte din, toplumu aynı bu şekilde sömürüyor.

Öyleyse sevgi nedir diye sorduğunuzda cevabı görmek korkutucu bir hal alabilir. Sevgi, kaos demek olabilir. Ailenizi parçalayabilir. Eşinizi, çocuklarınızı aslında sevmediğinizi fark edebilirsiniz. Bütün köprüleri yakınca bir daha asla geri dönemeyebilirsiniz.

Fakat, yine de öğrenmek istiyorsanız korkunun, bağlanmanın, kıskançlığın, sahiplenmenin, baskı kurmanın sevgi anlamına gelmediğini görürsünüz. Görev ve sorumluluk da sevgiye dahil değildir. Kendinize acımanın sevgiyle alakası yoktur. Sevilmemenin acısını da sevgi sanmayın. Sevgi, nefretin tersi değildir. Eğer tüm bunları eleyebiliyor, bunlardan yağmurda yıkanan bir yaprak gibi arınabiliyorsanız o zaman insanoğlunun hep peşinden koştuğu nadir görülen o çiçekle karşılaşabilirsiniz.

İçinizde bol bol sevgi yoksa, onunla dolup taşmıyorsanız dünyada felaket çıkması işten bile değildir. Sevginin, insanoğlunu birlikte tutacak tek şey olduğunu hepimiz biliyoruz ama sevmeyi bize kim öğretecek? Eğer biri size öğretiyorsa bunun adı sevgi olmaz ki. “Sevme alıştırması yapacağım” diyebilir misiniz? “Oturacağım ve her gün sevgi hakkında düşünüp kendimi başkaları hakkında iyi düşünmeye zorlayacağım” diyerek kendinizi seven biri haline getirebilir misiniz? Eğer kendinizi sevgi için eğitirseniz sevgi, avuçlarınızın içinden uçup gider. Çeşitli sevme sistemleri ve yöntemleri deneyerek zekanızı geliştirebilir, daha nazik ve sakin olabilirsiniz ama bunun sevgiyle, sevmekle alakası yoktur.

Bu çivisi çıkmış dünyada sevgi yoktur çünkü zevk ve arzular en büyük rolü oynar. Ama sevgi olmadan, günlük hayatın hiçbir anlamı yoktur ve içinizde güzellik yoksa sevemezsiniz. Güzellik, gördüğünüz bir şey değildir. Güzel bir ağaç, resim, bina ya da kadın gördüğünüzde hissettiğiniz güzellik değildir bu. Sevginin ne olduğunu anladığınız zaman kalbinizin ve aklınızın hissettiği bir güzellik vardır. Sevgi olmadan, güzellik olmadan ortada hiçbir değer yoktur. Sevgi olmadan toplumu geliştirmeye, açı doyurmaya çalışırsanız karışıklık yaratmaktan başka bir şey yapmazsınız. Kalbinizde sevgi yoksa sadece çirkinlik ve açlık vardır. Sevgi ve güzellik olduğunda ise yaptığınız her şey doğrudur. Sevmeyi bildiğinizde istediğiniz her şeyi yapabilir, tüm sorunlarınızı çözebilirsiniz.

O zaman şu soruya varıyoruz: düşünmeden, eğitilmeden, zorlamadan, okumadan, öğretilmeden sevmemiz mümkün mü?

Önemli olan tek unsurun tutku olduğunu düşüyorum. Nedensiz, bağlanmanın sonucu olmayan bir tutku, şehvetle aynı anlamı taşımayan bir tutku… Tutkunun ne olduğunu bilmeyen bir insan, sevgiyi asla bilemez çünkü sevgi, sadece benlik duygusundan çıkarsanız var olabilir.

Arayışta olan bir zihin tutkulu değildir ve sevgiyi aramamak, onu bulmanın tek yoludur. Herhangi bir çaba ya da tecrübeyle sevgiye ulaşmak olası değildir. Karşınıza çıkacak sevgi, zamandan bağımsızdır. Hem kişisel hem de kişilik dışıdır. Hem bir hem de çoktur. Mis gibi kokan bir çiçek gibidir; onu koklayabilir ya da görmezden gelebilirsiniz. Bu çiçek hem herkes hem de onu koklamak, ona bakmak için zahmete giren bir insan içindir. Yakında da uzakta da olsa çiçek hep aynıdır. İçi kokularla dolup taşar ve herkesle paylaşmaya hazırdır.

Sevgi yeni, taze ve canlıdır. Dünü ya da yarını yoktur. Düşünce kaosunun ötesindedir. Sadece sevmeyi bilen masum bir zihin bu masum olmayan dünyada yaşamını sürdürebilir. İnsanın fedakarlık, ibadet, ilişki, seks, zevk ve acı gibi her türlü yolu deneyerek uzun süredir aradığı olağanüstü şeyi bulmak, ancak düşünce kendini anlayıp sona erdiğinde mümkün olur. Öyleyse sevginin, zıttı da yoktur.

“Böylesine yüce bir sevgiyi bulduğumda eşime, çocuklarıma, aileme ne olacak” diye sorabilirsiniz. Böyle bir soruyu soruyorsanız eğer düşüncenin ve bilincin alanından hiç çıkmamışsınız demektir. Bu alanın dışına çıktığınız an, böyle bir soruyu bir daha asla sormayacaksınız, çünkü o zaman, sevginin zamansız ve düşünmeden olduğunu anlayacaksınız. Bunu büyülenmiş ve şaşkın bir şekilde okuyor olabilirsiniz ama aslında zamanın ve düşüncenin ötesine geçmek, yani kederi aşmak, sevgi denilen başka bir boyutun varlığını fark etmektir.

Fakat bu doğaüstü kaynağa nasıl ulaşacağınızı, ulaşmak için ne yapmanız gerektiğini bilmiyor musunuz? Ne yapılacağını bilmiyorsanız, hiçbir şey yapmazsınız değil mi? Hiçbir şey… Ardından içten içe sessizleşirsiniz, tamamen. Bunun ne anlama geldiğinin farkında mısınız? Bu, sevgiyi aramıyorsunuz, istemiyorsunuz, peşinden koşmuyorsunuz demektir. Hiçbir çabanız yoksa, sevgi oradadır.

Yazan: Krishnamurti

Kaynak: Chapter 10, Freedom from the Known

Çeviren: Ceren Ürkmeztürk

Kolektif Kozmos’da yayımlanan, yazar veya çevirmenlerimize ait herhangi bir yazı, çeviri, makale veya haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz ve yayınlanamaz. Sitemizde yer alan içeriklerin izinsiz kullanımı halinde muhataplar hakkında hukuki yollara başvurma hakkımız saklıdır.

 

Bir Yorum Yazın

Yorum yazmak için tıklayın

İş’in Geleceğine Katıl

Bizi Takip Edin

Haber Bültenimize Abone Olun

error: İçeriğin İzinsiz Kopyalanması Yasaktır.